Yeni The Sci-Fi Chronicles’a Hoşgeldiniz

Bu blog’u ilk açtığımda sene 2009‘du.

O zamanlar dördüncü nesil bir Ekşi Sözlük yazarıydım.

The Terminator: The Sarah Connor Chronicles ve Battlestar Galactica başta olmak üzere pek çok dizi hakkında yorumlar yazıyor; o zamanlar yeni öğrenmekte olduğum 3D modelleme ve VFX araçları hakkındaki notlarımı, yepyeni bir dünyanın bana sunduğu keşiflerin detayları ile birlikte tanımadığım insanlarla paylaşıyordum.

O zamanlar diziler hakkında yorum yapmanın başlıca adabı herkesçe kâbul gören bir teori sunabilmekti. Şimdiki gibi, başta yerli diziler olmak üzere, tüm dizilerdeki vasat ve klişe karakterleri, sağ partilere oy veren insanların genel özellikleriyle tasvir ederek, en uzun sıfat tamlamasını kullanıp aşağılamak modası yoktu. Gerçekten esere yönelik fikir ve eleştiri vardı; eserin potansiyel izleyicisine yönelik değil.

Yine o günlerde, yurt dışında 2007’de yaygınlaşmaya başlamış olan “Blogger’lık” müessesesi bugünkü kadar “spesifik” bir tanıma sahip değildi. “Blogger” dendiğinde kimsenin aklına bugün olduğu gibi binlerce klonu bulunan plastik bir kişilik ya da insanın ağzında sunum tahtası yalamış hissi bırakan o talaş tadı gelmiyordu. İnsanlar; gerçekten sevdikleri ve hakkında nitelikli içerik üretebilecekleri kadar bilgi sahibi oldukları konular hakkında “gönüllülük” esasına dayanarak yazıyordu o zamanlar…

Twitter henüz yeni yaygınlaşmaya başlamıştı. Dolayısıyla gözler, 140 karakterden fazlasını okuduğunda hiper tansiyonu tetikleyecek kadar rezil bir mutasyonla evrimleşmemişti o günlerde. Ha, o zaman da bana “çok uzun yazıyorsun” diye serzenişte bulunanlar oluyordu ama “okumamak” hiç bu kadar rahat ifade edilen bir davranış haline gelmemişti. O yüzden bugün, kendine bir gelir modeli yaratamadığı için iflasa doğru giden Twitter’a hiç üzülmüyorum 🙂

The Sci-Fi Chronicles’ın zirve yaptığı yıllarda (2010-2011) bir gün rahmetli Digital Tutors‘tan bir video izleyip kendimi modellemeye veriyor, ertesi gün “Processing” ile kod yazarak görselleştirme yapıyor, daha sonra başımdan geçen Blue Line Halk Otobüsü Günlükleri‘ni paylaşıyor, “IMAX mi, RealD mi yoksa XPand mi?” başlıklı yazım kaynak gösterilmeden kullanıldığı için sinir krizleri geçiriyordum.

O günlerde öyle hissetmiyordum belki ama sanki her şey daha güzeldi. Gün güneşli, insanlar neşeliydi. Sen de gel oyna The Sci-Fi Chronicles‘ta…

O zamanlar bu ülkede bazı şeylerin değişebileceğine dair umudum vardı. Şimdi yok.

Fakat yine de mücadele etmekten vazgeçmek istemiyorum.

İlk kurulduğu günden beri The Sci-Fi Chronicles‘ın sloganı:

The Shape of Things to Come

Büyük bir “vizyoner” olduğuna inandığım Bear McCreary‘nin dünyanın en iyi bilim kurgu dizisi Battlestar Galactica için bestelemiş olduğu muazzam bir parçanın adından geliyor bu tagline… Fakat aslen gelecekten ödünç aldığım şeyleri yine geleceğe miras bırakmak arzumdan kaynaklanıyor bu seçim… Bu blog’un “zamanının ötesinde olmak” dışında bir teması yok. Ya da hem geçmişten bahsedip hem de geleceğe ait olmaktan…

O yüzden herhangi bir sebeple bu satırları okuyan herkese yapmış oldukları zaman yolculuğundan ötürü teşekkür ediyorum.

Hoşgeldiniz.

Lütfen değerli fikir ve yorumlarınızı eksik etmeyin.

Bilge.